Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Yazılar’ Category

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor.
Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık. -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama  (daha&helliip;)

Read Full Post »

Hint Felsefesinin 4 Kuralı

  •  KURAL 1: “Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.”
    (daha&helliip;)

Read Full Post »

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış.

Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş ve onu ‘Renklerin Ustası’ anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

Ranga Guru ise; (daha&helliip;)

Read Full Post »

“Dün dünde kalmıştır, bugün yeni şeyler söylemek lazımdır” demiş Mevlana hazretleri.

2013 yılının tüm mutlulukları tadacağınız, sağlıklı bir yıl olması dileklerimle…

Read Full Post »

İnsanların ait oldukları sosyal statüye göre neleri giyip, neleri giyemeyecekleri konusundaki kuralların başlangıcı Eski Roma’ya kadar uzanır. Giyim kuralları zamanın içinde değişim göstererek bütün Avrupa ve Asya’ya da bazen yazılı ve zorlayıcı; bazen sadece toplum baskısıyla günümüze kadar gelmiştir.

Örneğin 17. Yy da İngiltere’de sadece asiller kürk, dantel ve ipekli kumaşlar giyebilirdi. Fahişeler saf olmadıklarını belirten başlarını örten çizgili kapişon giymek zorundaydılar.

Günümüzde insanların giyimlerini ve kullanacakları aksesuarları yasalarla belirlemeyi kimse aklına getirmez. Ancak Antik Roma’dan kalan izler, gerçek ve taklit (sahte) giyim ve aksesuar markalarının kullanımıyla izlerini sürdürmektedir.

Yüksek fiyata satılan gerçek bir Louis Vuitton, Gucci, Prada vb markalı bir çanta, ayakkabı veya aksesuar kullanmakla taklidini kullanmak arasında, bunu kullanan kişi arasında fark var mıdır?

Bu soruyu sorduğumuz zaman akla bunu izleyen başka sorular gelmektedir. Gerçek markaları kullanan insanların özgüvenlerinde bir yükselme, benlik algılarında olumlu yönde bir farklılık olmakta mıdır? Aynı farklılık taklit markayı giyen için de geçerli midir? Hatta bu soruları daha da ileriye götürerek Gerçek markaları kullananlar ile sahtelerini kullananlar arasında moral kurallara, ahlaki normlara uyum açısından bir fark var mıdır? Sorusunu sormak mümkündür.

Duke Üniversitesi Davranışsal Ekonomi Profesörü Dan Ariely bu konuyu araştırmış ve çok ilginç sonuçlara ulaşmıştır. Araştırmaya katılan Duke Üniversitesi kadın MBA öğrencileri üç gruba ayrılmıştır. Birinci gruba, Chloé markalı güneş gözlükleri verilmiş ve bunların gerçek olduğu; ikinci gruba, yine aynı markalı gerçek gözlükler verilip bunların sahte olduğu; üçüncü gruba da aynı gözlükler verilip gözlüklerin gerçek veya sahte oldukları ile ilgili herhangi bir bilgi söylenmemiştir.

Bir Araştırma (daha&helliip;)

Read Full Post »

Neşet Ertaş

neset

Ceketinin önünü açmak için bile seyirciden izin isteyen, dinleyicisine “ayaklarınızın türabı, gönülleriniz hizmetçisiyim efendim” diye seslenen, konserini ısrarlar üzerine iyice uzattıktan sonra “evde hanım bekler, onun sıcaklığına da ihtiyacım var, müsaade buyurursanız” diyebilecek kadar samimi bir tevazu ustasıydı o.

On on bir yaşlarında olmalıydım onu ilk kez gördüğümde. Öldü söylentileri üzerine yıllar sonra uzun süredir gurbetlik ettiği Almanya’dan memlekete dönmüş, birkaç günlüğüne ülkenin en önemli konusu haline gelmişti. Ayağının tozuyla katıldığı bir tv programını kimler aramadı ki yarım saat içinde, bakanlar, valiler, milletvekilleri, sanatçılar… Bir dizi “önemli insan” sırayla telefona bağlanıyor, ustaya hoş geldin diyorlardı. Bense bir kenarda anlamayan gözlerle seyrediyordum olan biteni. Saz çalmaya merak salmış bir çocuk olarak şaşırmamam elde değildi. Televizyonda dejenere bir İstanbul Türkçesi duymaya alışmış, büyük şehirde yetişmiş bir “pop çağı” çocuğu için, Ertaş’ın deyimiyle “kara suratlı”, koyu İç Anadolu şivesi konuşan bir adama gösterilen bu hürmet tabii ki şaşkınlık vericiydi. Ailece seyrettiğimiz o program benim Usta ile tanışmama vesile olurken, aslında memleketin hiç bilmediğim bir başka yüzünü daha tanıtmıştı bana.

(daha&helliip;)

Read Full Post »

GörselMark Twain’in düşündürücü bir lafı var. “İsteklerinizi, hayallerinizi küçümseyen kişilerden mümkün mertebe uzak durun!” “Ruhu küçük insanlar başkalarını da daraltmak, azaltmak ister” diye devam eder söze dünyaca ünlü romancı.
Küçümserler her şeyi ve her emeği.
Her kelimeleri ağılı.

Ruhu engin insanlar ise kendiliğinden destek verir etraflarındakilere. Sadece yakınlarını ya da kendi dostlarını, akrabalarını değil, birilerini kayırmak anlamında değil, bizatihi yaratıcılığı teşvik ederler; her nerede görürlerse görsünler.
O yüzden kimlerle arkadaşlık ettiğimiz, vakit geçirdiğimiz ve kimlerin lafını/eleştirisini ciddiye aldığımız hususunda seçici olmak en iyisi, şayet akıl ve ruh sağlığımızı muhafaza edebilmek istiyorsak.
Mark Twain bizim memlekette yaşasaydı çok daha keskin bir üslupla zikrederdi herhalde tüm bunları.
Halbuki bizler ekseriya unutuveriyoruz bu kadim kuralı. “Başkaları ne der, aman elâlem laf eder” kaygısı camdan bir duvar gibi dikiliyor önümüzde. Çöküyor olanca ağırlığıyla üzerimize. Küçümsenme, beğenilmeme, en nihayetinde anlaşılmama korkusu o kadar ağır basıyor ki ayaklarımız geri geri gidiyor her işte. Hayallerimizi, uçuk kaçık emellerimizi naftalinleyip kaldırıyoruz zihnimizin dolaplarına. Orada çürüyorlar usulca. Gün ışığı görmeden senebesene.

Nice sonra açıp bakıyoruz ki güve yemiş planlarımızı. Biz yaşlanırken onlar da bir kenarda kuruyuvermiş. Hayatın görünmez güveleri var, yer bitirirler insanın özgüvenini.
Amerika’da ders verdiğim yıllardı. Arizona’da sakin bir öğleden sonra. Sınıfta 20 civarında öğrenci. (daha&helliip;)

Read Full Post »

19 Mayıs

19 Mayıs KutlamalarıYılmaz Özdil’den geçmişi anlatırken bugünümüzü özetleyen bir yazı:

19 Mayıs

İlk badireyi henüz Boğaz’dan Karadeniz’e çıkarken atlattı…

Bandırma vapuru yolcuları.

*

Hayırdır inşallah dedi, süvari İsmail Hakkı, bu deniz feneri de neyin nesi?

*

Senelerdir aynı rotayı kullanmasına rağmen, ilk kez görüyordu bu deniz fenerini… Bizi yolumuzdan saptırmak için koymuş olmasınlar dedi, serdümen Basri… Dürbünle baktılar. Hakikaten öyle. Deniz fenerine uysalar, daha kafadan Poyrazköy’de karaya oturacaklardı.

*

Kanmadılar Damat Ferit’in diktirdiği çakma deniz fenerine, engin ufuklara açıldılar. Az gittiler. O da ne? Olmaması gereken yerde, al sana bi deniz feneri daha, Kefken’de… Normalde üç saniyede bir, üç defa çakıp, altı saniye susması gerekirken, kalecilerin gözüne tutulan lazer gibi, devamlı yanıyor, bu tarafa gel, bu tarafa gel diye bağırıyordu adeta… Bunu buraya dikse dikse, İngiliz muhipleri dikmiştir, biz yolumuzdan şaşmayalım dedi, çarkçıbaşı Süleyman… İyi ki de öyle dedi. Dinleselerdi sahte deniz fenerini, harss diye kayalıklara bindireceklerdi. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Sen Yokken

Sen yokken gittim
Korkularımın üstüne
Hiç ardıma bakmadım
Gümüş şiirler yazdım sen yokken
Çok yangın çıktı yüreğimde
Küllerini bile savurmadım
Irak denizlerin fırtınasıydım (daha&helliip;)

Read Full Post »

Sen hangisisin?

Bir zamanlar, her seyden sürekli şikayet eden; her gün hayatının ne kadar berbat oldugundan yakınan bir kız vardı. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmustu.

Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karsısına.

Genç kızın bu yakınmaları karsısında, mesleği asçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
Müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler,
İzzeti nefislerini yıkanlar
Hiçbir zaman yardım
istemeyenler. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Bilge ve Köpek

Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker.

Dikkatle izler olayı.

Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır.

Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer.

O anda bilge düşünür: (daha&helliip;)

Read Full Post »

Yeniçeri Kıyafeti

19.yüzyılda Almanya’nın Mulheým şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.

Fransızlar, her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabi. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta söyle demektedir:
“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultani, İslamiyet’in de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkânı sağlayın.”

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve (daha&helliip;)

Read Full Post »

İnsan

Bana aldanmayın!
Yüzüm bir maskedir,
Sizi aldatmasın.
Binlerce maskem var,
Çıkarmaya korktuğum,
… Ve, (daha&helliip;)

Read Full Post »

FİNCAN

            Yaşlı kadın, bir antika dükkânından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.”

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!  (daha&helliip;)

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »