Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Can Dündar’ Category

Andımız…

ANDımızın Yazarı Kimdir ?

ANDımızın Yazarı Kimdir ?

Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar,

Reşit Galip Caddesi’nden geçerek inerler.

Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir.   

—————— —————— —————— —————— —————— ——————

Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan “Türküm doğruyum çalışkanım” andı var ya…
Geçenlerde sevgili hocam Prof. Dr. Baskın Oran’ın eşi Feyhan, “Biliyor musun o andı kim yazdı?” diye sordu.
“Kim?” dedim merakla…
“Dedem.”
“Deden kim?”
“Reşit Galip…”
İnanılır gibi değil. Ne o andın 1933’ün 23 Nisan günü Reşit Galip’in kaleminden çıktığını biliyordum ne de Feyhan’ın Atatürk döneminin Maarif Vekili Reşit Galip’in torunu olduğunu…
Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, şehre Reşit Galip Caddesi’nden geçerek inerler. Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir.
Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip’in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü’yle yıldızının hiç barışmaması…
Onu daha yakından tanımak isteyenlere, yeni yayımlanan çok kapsamlı bir çalışmayı, Yener Oruç’un “Atatürk’ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip” kitabını (Güner Y., 2007) tavsiye edip lafa girelim.

(daha&helliip;)

Read Full Post »

Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.

Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı. Hayatın matematiği farklı;

iki yarımı toplayınca bir etmiyor. İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de
mutlu olamıyor.

Önce yalnızdık.

9 ay boyunca karanlık bir yerde dışarı çıkmayı bekledik ve dünyaya ağlayarak
geldik.

Pişman gibiydik. Ya da mecburen gelmiş gibi. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Beynimizdeki Zindan

Ünlü Fransız felsefeci Michel Foucault “Hapisanenin doğuşu”nu anlattığı kitabında modernleşmeyle birlikte mahkumların tık­lım tıkış doldurulduğu, o eski geniş cezaevlerinin terkedildiğini ve mimari olarak yeni bir cezaevi anlayışına ulaşıldığını söyler.
Bu yeni düzenlemede göz göz hücre­lerden oluşmuş halka şeklinde bir cezaevi binası vardır. Binanın dışa bakan geniş pencereleri güçlü bir ışıkla ay­dınlatılır. Halkanın merkezinde ise bir gözetleme kule­si bulunur. O merkezi kuleden bakan herhangi biri hüc­relerin içindeki küçük siluetleri izleyerek her hareketi kontrol eder. Böylece tek tek hücrelerinde sürekli gö­rülme tehdidi altında yaşayan mahkumlar bir süre son­ra disiplin altına girerler. Öyle ki artık gözetleme kule­sinde hiçkimse olmasa bile mahkum kendini izleniyormuş gibi hisseder.Demir parmaklığa, zinci­re, prangaya gerek kalma­mıştır.Çünkü zindan, artık be­yinlerdedir.

Siz de farkında mısınız, günümüzde hayatı nasıl bey­nimizde devasa prangalarla yaşadığımızın?… (daha&helliip;)

Read Full Post »

Sevgi…

Tüketmek için bunca acele ettiğiniz, takvim yapraklarına…
Onca hızla çevirdiğiniz akreplere yelkovanlara…
İçine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz?
Ne kadarı benim hayatım” diye soruyor musunuz?
Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime…. Ya da ben başkalarının?..
“Aynadakinin ne kadarı ben’im, ne kadarı oynadıklarım?
Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp giden kumlarının her bir zerresine….
Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen..
Yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllarından geriye…
Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan ötesi yalan…
Can Dündar

Read Full Post »

Türkiye’nin Brezilya ile oynadığı yarı final maçını bir tatil kasabasının hınca hınç dolmuş ve ay yıldıza kesmiş geniş bir barında izledim.

Turistler bile bu karnavala ortak olabilmek için tepeden tırnağa kırmızı -beyaz gelmişti.

Maçın başlama vuruşu yaklaştıkça milli galeyan öyle gemlenemez bir hal aldı ki, barı dolduranlar sandalyeye tırmanıp ellerindeki bayrakları sallayarak bağıra çağıra 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başladı. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Bir Dost

dost.jpg Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…

‘Nereden çıktın bu vakitte’ dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…

Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.

Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı… (daha&helliip;)

Read Full Post »

Uçurum

Gece yarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz’da Selim gazete köşelerinden internete yayılmış bir öykü­yü anlatıyordu. Kulak kesildim:

“Bir sonbahar günü Londra’daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında otu­ran adam, yaprakların dökülmesini hüzün­lü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:

- Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız.’ (daha&helliip;)

Read Full Post »

Ayrılık

“İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır”, der Dostoyevski…
Veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.
Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.
Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Aşka Ayıp oluyor

Günümüz insanı aşka aşık, aşığa değil… Aşkların kısa dönem askerlik gibi kısa sürmesinin nedeni herhalde bu.

Zaplanan aşıklar dönemi bu dönem! Kanaldan kanala geçer gibi aşıktan aşığa geçiliyor. Peki bu neden böyle oluyor? Çünkü insan insana sevgisiz, insan insana tahammülsüz, insan insan için fedakarlık duygusunu yitirmiş, insan insana kendini adamaktan kaçıyor. (daha&helliip;)

Read Full Post »

08_pushist_50585.jpgZavallı bir kedi yavrusundan farkımız yok aşkın karşısında…

Karikatürist Necdet Şen’in kedisi Melek’i zehirlediler geçen hafta…
Necdet, bu sevimli sarmanı Yavuz Gökmen’in öldüğü günlerde bulmuş ve ona Yavuz’un dilinden düşürmediği büyükannesinin adını koymuş.
3.5 yıl hayatını paylaşmış Melek… (daha&helliip;)

Read Full Post »

Senelerdir her hafta birkaç arkadaşım Can Dündar’a ait yazılar mailliyor ve benim bu yazara karşı merakım gün geçtikçe daha çok artıyor. Can Dündar çok güzel saptamalar yapıyor, her zaman alışılmışın üstünde bir duyarlılıkla yorum yapıyor, bir de özellikle kadınlara hitap etmeyi çok iyi biliyor.

Mesela son yazısında demiş ki ‘Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. (daha&helliip;)

Read Full Post »

“İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır”, der Dostoyevski…
Veda acısı, kabuğunu soyar insanin; yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.
Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.
Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Nergis

Büyük resmi icin tiklayiniz Neyi arıyorsan sen O’sundur” der Mevlana…

Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık…
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki , benliğimizde bir kazıdır aslında , her sevda ruhumuzun bir başka yüzü… Her askta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerimizdir. Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakin yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size…

(daha&helliip;)

Read Full Post »

Zaaf

Kedilerle ilgili bu durumu yeni öğrenmiştim:
Normalde sokak kedisi kendini saldırgan köpeklere karsı  koruyabilirmiş.
Bu  direnci kiran tek şey  neymiş biliyor musunuz ? Sevgi… 

İnsanoğlu, eğer bir  sokak kedisinin başını okşar ve ona şefkat gösterirse kedicik kendisinin  koruma altında olduğunu zanneder ve  sivri tırnaklarını içeri çekermiş. Ve vahşi  köpeklerin azgın dişlerini gırtlaklarında  veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini  midesinde bulurmuş. Küçücük  bir dokunuşta  gardı düsen ve ölümcül yaralara açık hale gelen  sarmanların kaderinde kendi aşk hayatimizin  hülasasını buldum.
Biz de Eros’un şefkatine  sığınıp, sevdalanınca en mahrem zaaflarımızı ele  vermiyor muyuz?  Yıllar yılı ardına sıgındıgımız barikatların anahtarını  gönüllü  teslim edip, tırnaklarımızı  içeri çekmiyor muyuz? Sevginin bizi kollayacağına, sarıp sarmalayacağına dair ön  kabulümüz yüzünden koruma duvarlarımızı gönüllü  kaldırıp, yaralarımızı açık hale  getirmiyor muyuz?  Sonra ne oluyor?
Sevdamız en büyük  zaafımıza dönüşüyor. Saçımızı okşayan elin bizi  ilelebet  kollayacağına inanıyor, tatlı sözlere kanıyoruz. Taklalar atıp, cilveler  yapıyoruz. Ve en ummadığımız anda, en korunaksız halimizle  yakalanıyoruz  aksin hoyrat yüzüne… Şefkatimiz katilimiz  oluyor. Ders almak mi? Ne  münasebet!.. Daha son  ihanetin yarası kabuk bağlamadan, yeni yaralar için  aralıyoruz kalbimizin kapılarını… 
zavallı bir kedi yavrusundan farkımız yok  aşkın karşısında…
Boynumuzda, kalbimizde pence pence darbe  izleriyle,  her sıcak dokunuşta çocukça  uysallaşıp, her hayal kırıklığında “köpek  gibi”  pişman olarak, her terk edişte acı çekip her dönüşte biraz daha kanayarak,  kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, “Bir daha asla”larla   “Daima”lar arasında  yalpalayarak yara  bere içinde  yasıyoruz. O yüzden   “Melek”ler, içe  kıvrık partilerle  gömülüyor. Ve hayata  “Şeytan’lar   hükmediyor.
Belki de en  iyisi kuyruğu her daim dik tutmaktır… Şefkate  kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa, gardını almış hayatta bir sokak kedisi  kalmak daha iyidir.

Read Full Post »

Özleme Dair…

Yüreğimi sıkıştıran bu kesif hüzün, belki de terketmişlere özgü gizli bir terkedilme duygusudur.

Özledim seni…
Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir…

Beynimi uyuşturu­yor özlemin…

Çok sık birlikte olamasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca yıl içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlı­yorum.

Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime sapla­nan bir sızı olmaktan çıkıp mütemadi bir boşluğa dönüşüyor.

(daha&helliip;)

Read Full Post »

Older Posts »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 206 takipçiye katılın